Thursday, 27 October 2011

Tahmin ve Tatmin


Türkçemizde bu iki kelime birbirine çok yakın. Aralarındaki bu kafiye sanki bir ilişki de olması gerektirdiğini çağrıştırıyor.  Örneğin Avrupa liderlerinin ne yapacağını tahmin ettik. Çıkan sonuç piyasaları tatmin eder mi? Genelde tahmin edilenler piyasaları hareket ettirmez ama sorun Avrupa olunca durum farklı. O kadar çok hayal kirikliği oldu ki tahminlerimizin doğru çıkması tatmin edici oldu. Zaten bu sabahki fiyat hareketlerine baktığımız zaman bunu görebiliyoruz. Açıklanan ana çatıda sürpriz yok. Demek ki Avrupalı liderler iyi bir “beklenti yönetimi” yapmış çünkü Grand Plan 6 ay önceki beklentilerimizden çok uzak. Örnek: Mali birlikle ilgili bir bilgi var mı?
 
Aslında şu an için piyasaları tatmin edici demenin ötesinde fazla bir şey söylemek için erken. Tahminim önümüzdeki aylarda bu lider grubu sıkça bir araya gelecekler çünkü bu yapısal sorunları çözmeyen bir plan. Sanki bir kez daha umut gerçeği yendi. Ben de umarım bu sefer dikiş tutar. Daha önce yazdım fazla detaya girmeyeceğim. Ancak bu ülkeler nasıl büyüyecek sorusu hala çözülmedi. Allahtan Ege denizinin doğu kıyısındayız. Komşuyu uzun ve sıkıcı bir süreç bekliyor. Sonuçta aslında Mayıs 2010’dan sonra ortaya çıkan sorunlarla boğuşuluyor hala. EuroSon’un problemleri o zaman mı başladı? 

Yunanistan için açıklanan “gönüllü” yeniden yapılandırma CDS tetikleyen bir kredi olayı (credit event) değilse gelecekte herhangi bir CDS için nasıl bir tetik olacak anlamak mümkün değil. Bence ülke CDS (sovereign) bitmiştir. En azından sigorta anlamında bitmiştir. Bundan sonra sovereign CDS alan sadece spekülasyon için alıyor diyebiliriz. 

Wednesday, 19 October 2011

In Europe We Trust


$20 banknotlarının arakasında “In God We Trust” yazar. Bu kriz aşılınca/aşılırsa (Martin Wolf’un bugünkü makalesi okumaya değer) Euro banknotların arkasına da “In Sarkozy We Trust” yazılmalı. Şu an gerçekten Avrupa’dan beklenen iyi haberler gelecekse Fransa AAA derecesini koruyabilsin diye Başkan Sarkozy’nin büyük emeği geçtiğini göz ardı edemeyiz. Diğer üye ülkelerle anlaşamıyorsa da mukadderat. 

Fransa’nın notunun düşürülmesi Fransızlar için ciddi bir kredibilite kaybı gibi görünse de dünyanın sonu değil. Zaten galiba alıştık not indirimlerine. Eskisi kadar kapak olmuyor. Örneğin bugün FT Mervyn King’in konuşmasını kapaktan vermiş. Ardından Sarkozy’nin direnişleri ve ondan sonra İspanya ve İtalyan bankalarının not indirim haberi. 

Bu rehavetin arkasında yatırımcıların “bu sefer artık mesajı almışlardır ve yarım yamalak bir planla gelmezler” düşüncesi var. G20 ve IMF baskılarını da unutmamak lazım. 

Hepimizin bir wish list’i var. Amazon.com’da alış veriş eder gibi şimdi check out zamanı. Bakalım listeden nelerin fiyatı —politik veya ekonomik anlamda – ödenebilir, hep birlikte izleyeceğiz. 

İki ana başlık altında olmalı diye düşünüyorum: banka sermaye artırımı ve büyüme. Yunanistan ve onunla ilgili ozel sektör haircut bölümü ikinci planda kalmalı. Evet, Yunanistan’ı kurtarmamak krizi büyüttü ama şu an artık kriz başka boyutta. 2008 krizi konuşulurken İzlanda’dan bahsediyor muyuz? 

Piyasayı kısa vadede mutlu edecek bir plan çıkma sansı var. Topu biraz da G20’e yuvarlayabilirler. Ancak ben hala EuroSon üyelerinin bunun bir “bilanço” sorunu olduğunu tam idrak edemediklerini düşünüyorum. Aksi takdirde kriz dışında kalan ülkelerde hem ozel sektör hem de devlet sektörünün aynı anda borç azaltmaya (de-leveraging) gitmesinin krizdeki ülkelerin cari işlemler açıklarını düzeltmesini imkansız kılacağını görüyor olmaları lazım. Bu durum tam anlaşılmadan mali birlik ya da Sarkozy-Merkel çiftinin dile getirdiği ekonomi hükümeti de anlamsız olur. Martin Wolf’un da bugünkü makalesinde belirttiği gibi cari açık her zaman bütçe açıklarından daha vahimdir. 

Monday, 10 October 2011

Milli Takım-Hiddink ve Merkel-Sarkozy


Cuma günkü Almanya maçından bu yana gazeteler “Hiddink gitsin, yerli gelsin” gibi başlıklarla dolu. Hiddink’i sevemedik çünkü biraz fazla gerçekçiydi sanki. Bizim gözümüz yükseklerde ama altını dolduracak çabamız azdır. Ama bu fazla konuşulsun sevmeyiz. Futbolumuzun marka değerini yüksek görürüz ama bir taraftan da Azerbaycan ile oynayacağımız maç öncesi stres yaparız. Haklı olarak…  Adamlar bizi kendi sahamızda yenmiş. Bu durumda marka değerimiz Azerbaycan benchmark’ının altına gelmiş diyebiliriz. Başka bir bakış açısıyla da benzer düşük bir değer çıkar ortaya: Yurt dışından getirilen “yılın transferleri” çok kısa bir sürede üstüne para verilerek geri gönderiliyorsa demek ki dönen varlıklar olan bu oyuncuları defter değerinin altında koymak gerekir bilançolara. Takım, şirket, ülke dediğin girdilerini iyi kullanıp bunlar arasında sinerji yaratarak büyür. Aksi takdirde değer yaratılamaz, marka olunamaz.

Pazar günümüzü EuroSon’un iki dev ülkesinin yöneticilerinin açıklamalarını bekleyerek geçirdik.  Bu kendi başına bir problem. Eğer koskoca EuroSon’un geleceği iki liderin bir Pazar akşamüstü söyleyeceklerine bağlandıysa gerçekten Eurozone’u yapısal olarak gözden geçirmek gerekir. Zaten problem de burada. Yapısal anlamda çözülemez bir durum var ortada. Topluluk içersinde sinerji olmamış, bütün dünyayı sürükleyen bir rüzgarmış ilk yılları başarılı gibi gösteren. Euro marka oldu ama Eurozone olamamış.

Şimdi ne istiyoruz: Mesut’lu Almanya Belçika’yı yensin, kardeş Azerbaycan bize yatsın, play-off da kolay rakip çıksın… Avrupa’nın, Avrupalıların istekleri de bu denli ilginç: Refah devleti sürsün, kalleş piyasalar bizi rahat bıraksın, Yunanistan’ı Harry Potter çözsün, İtalya artık büyüsün (Berlusconi de), borç dinamikleri düzelsin, bankalar sermaye bulsun ve kredi versin etc. 

Gelinen noktada söylenebilecek çok şey yok, çıkış yolları azaldı ama gerçekten öğüt veren bol. Geçenlerde Soros’un FT’de yayınlanan yazısı bile önerdikleri açısından akıllara durgunluk verecek nitelikteydi. Herhalde karizmasına istinaden yayınlandı. Ya da durumun ne kadar kötü olduğunu göstermek için. Buna karşılık Satyajit Das’ın aynı gazetede çıkan yazısı alternatiflerin değerlendirilmesi açısından okunmalı diye düşünüyorum.

Nasıl biz Hiddink gitsin diyorsak “öfke çağında” batıda popülist olmayan politikacıların sonu da maalesef aynı olacak. Amerikan Baharı sadece bir başlangıç.  

Thursday, 29 September 2011

Onlar yanlış biliyor


Washington ve New York’ta toplantılara koşuşturmaktan piyasaları izleyemedim. Dün gelirken uçakta ilk defa gazeteleri karıştırma şansım oldu. Şunu çok açıklıkla söyleyebilirim. Başlıkta “onlar” diye değindiğim piyasaların Avrupa’dan beklentileri gerçekçi değil. Önümüzdeki günlerde EuroSon üyelerinin tek ve en büyük derdi 21 Temmuz EFSF kararlarının ülkeler tarafından onaylanması. Bunun dışında son haftalardaki haber akışını takip edenleriniz de fark etmiştir, zaten EFSF ile ilgili yeni düzenlemeler yakın gelecekte olası değil. Yetkililerin söylediklerini bir kenara bırakın sadece Alman anayasa mahkemesinin kararını okumanız yeterli.

Geriye IMF kalıyor. İsim vermeden çok üst düzey bir ECB yetkilisinin söylediklerini sizinle paylaşayım, kararı siz verin: “Birkaç Eurozone üyesinin IMF programında olması bana gerçekten acı veriyor”. IMF’nin kılıcını kuşanıp yardıma gelmesi ufak olasılık. İsşerin çok daha kötüye gitmesi lazım bunu için. Şimdilik…

“This is Captain Kirk. All hands… Brace for impact”. Turning to Enterprise’s doctor: “and Bones, prepare the sickbay for heavy casualties”.

Saturday, 17 September 2011

Acaba soruma istinaden II: I know what you did last summer.


Acaba sorusunun bir bacağı da ECB’nin üstüne düşeni yapması. Üstüne düşenin ne olduğunu daha önce “ECB is the new Fed” diye dile getirmiştim. Geçen hafta yapılan ECB önderliğinde Avrupa bankalarına koordine dolar likidite verilmesi güzel bir örnek oldu.

Tabi bazı detaylara göz yummamız gerekiyor. Manşet olarak çıkan ve piyasaları heyecanlandıran haberin içeriği pek de o kadar etkileyici değil. Birincisi ECB ile Fed arasında zaten swap line’ları açıktı. Bir de öteki merkez bankalarını katmanın ne alemi vardı anlamadım. Dolar yaratamayan merkez bankalarıyla dolar swap antlaşmasından likidite beklemek Ömer Aşık’ın serbest atışlarıyla mac kazanmaya benzer. Açıklama en azından istenilen etkiyi yarattı... Şimdilik.

Ancak ECB’nin geçen yaz aylarındaki maceraları çok olumlu değil. Yunanistan’ın ikinci kurtarma operasyonun ardından aşırı güvenden mi desem yoksa ECB içindeki şahinlerin baskılarından mı bilinmez merkez bankası bilançosundaki bonoların bir kısmını piyasaya sattı. Bu da Ağustos ayında piyasalardaki düşüşün başlangıcı oldu. Bu hata bankaya çok da pahalıya patladı. ECB sattığı miktarın kat kat üstünde bono satın almak zorunda kaldı o günden bugüne… Umarız bu filmin ikincisi ‘’ECB Strikes Back’’pek yakında sinemalarımızda olmaz.