Arsenal – Barcelona maçını izliyorum. Maçın inanılmaz temposu dışında beni şaşırtan, nasıl oluyor da paraya doymuş bu kadar futbolcu bizim “Süper” ligde alışık olmadığımız kadar koşuyor. Onları teşvik (incentivise) eden ne? Başka bir konu da, bu kadar büyük isimlerin nasıl egosuz bir şekilde hep birbirlerinin yardımına koşmaları. Yok, korkmayın bu maçı bize “dünya dergisi” diye yutturulan Pazar günkü rezaletle karsılaştırmak değil amacım.
Aslında yukarıda bahsettiğim iki olguyu, yine kendi içinde saat gibi çalışan ama son zamanlarda görüldüğü gibi, dışarıyla pek uyumlu hareket edemeyen Almanya ile karsılaştırmak istiyorum.
Teşvikle başlayalım (incentive). Karmaşık olayları “oyun teorisi” ile çözmeye başladığımdan beri aslında ekonominin bir dizi tevsikten ibaret olduğunu düşünmeye başladım. Bir nevi “havuç-sopa” takası. Almanya’nın Eurzone’nun stres altındaki ülkelerini, böyle zor durumda yalnız bırakmaktaki amacını anlamış değilim. Sayın Merkel hükümetini hangi havuç teşvik ediyor ya da hangi sopa korkutuyor diye kafa yoruyordum. Bunun yerel politikanın üzerinde olduğunu anlamış olduklarını düşünüyorum. Mayis’daki secimler bahane olamaz. Aslında en büyük sopanın canım Deutche Mark’in yerine gecen Euro’nun ciddi kredibilite kaybediyor olması gerekir.
Havuç konusunda akla gelen Almanya’nın PIGS’e bir ders vererek onları uzun vadede kendine benzetmek istemesi (diğer komplo teorilerine kulak asmıyorum). Ancak bu tutum takım oyununa sığmaz. Amiyane bir tabir olacak ama “köy yanar kahpe taranır” lafı akla geliyor bu durumda.
Benim aklıma gelen en büyük sebep enflasyon. Almanya seyahatim sonrası bahsetmiştim. Şubat ayı, Yunanistan battı batacak, Almanlar hala enflasyon-fobisi içersindeydi. Son günlerde basında çıkan Alman ekonomist ve otoritelerin yazılarında satır aralarında da yine bu rahatsızlık gizliydi.
Bölge içersindeki dengesizlikler nominal kurlardaki hareketlerle çözülemediği için reel kurların enflasyonla düzeltilmesi gerekiyor. Yani PIGS, hatta FPIIGS’in (Fransa ve İtalya da dahil) rekabetçi konuma gelip diş açıklarını kapatabilmeleri için diğer Eurozone ülkelerinde bu gruptan yüksek ve kalıcı enflasyon olması gerekiyor. Sorun da burada. Diyelim ki ECB enflasyon hedefini değiştirmeyerek %2’de tutuyor. O zaman FPGIIS’de ciddi ve kalıcı bir deflasyon olacak ki düşen yerel maliyetler bu ülkeleri rekabetçi konuma geçirsin. Açıkçası bu sosyal ve politik anlamda zor, hatta imkansız. Zaten yüksek bir isssizlikle başlıyoruz bu düzeltmeye. ECB %4 hedeflerse o zaman isler değişir. Diyelim Eurozone ekonomisinin %50’sini oluşturan FPIIGS 0% enflasyonu yakaladı. Bu durumda bölge enflasyonunun %4 olabilmesi için örneğin Almanya senelik %8’lik bir fiyat artısı ile karsı karsıya kalacak. Ancak böyle bir enflasyon farklılığı orta vadede FPGIIS’i Eurozone içersinde rekabetçi konuma sokar. Bu da Almanya için yenilir, yutulur lokma değil. Şimdi Almanların neden enflasyondan korktuğunu daha iyi anlamış olduk.
İşin kötüsü fazla alternatif de yok. Ya da şu anda olduğu gibi ECB devamlı gevşek para politikasıyla yaralar pansuman yapacak ve bölge bankalarını FPGIIS’e kredileri kesmemeye ikna etmesi gerekiyor. Yani banka sektörü bir bakıma sosyalleştirilecek. Son bir alternatif de Gercek takim oyunu: Almanya uzun bir sure FPIIGS’i fonlayacak. Barcelona’da bile bu kadar takım ruhu yok diye düşünüyorum.
İyi senaryo yok mu? Bir tane geliyor aklıma: Deflasyonist patlama (boom). Yani FPIIGS’de kayda değer bir verimlilik artışı ile deflasyona rağmen küçülme ve işsizlik artısı olmayabilir. Bunu Nasdaq patlamasi ardından yaşadık ama şu an için çok zor görünüyor.
Yanlış anlaşılmasın. Almanya’yı aşırı rekabetçi diye suçladığım yok. Ancak şu da bir gerçek: Almanya’nın bu denli yüksek ihracatı yakalaması, hem Eurozone içinde hem de dışında yüksek kredilerin talebi aşırı deteklemesinden kaynaklanıyordu. Ne yazık ki gelinen noktada bu durumu kısa vadede çözme şansı kalmadı.
Buradan çıkacak sonuçlar: Euro düşmeye devam edecek; ECB “exit” edemeyecek; Eurozone dışarıya karşı cari işlemler fazlası vermeye başlayacağından ipler gerilecek ve benim ticaret korumacılığı “siyah kuğusu” sadece ABD-Çin’e sınırlı kalmayacak; AB bankaları para politikasının bir parçası olacak; genel anlamda piyasalar likidite ile bir süre daha çıkışa devam eder. “Yunanistan şu kısa vade fonlamasını halletsin, her şey normale döner” savının doğru olmadığı ortaya çıkınca durumu tekrar gözden geçiririz.
Tabi bu senaryonun Türkiye ekonomisi üzerinde etkileri de olacak. Benim tahminim eğer karma $/Euro kurunda ısrar edilir ve TL, Euro ile beraber zayıflamazsa, büyümedeki artışla beraber cari işlemler açığı düşünülenden çok daha hızlı genişler. Dördüncü çeyrek rakamlarına bakıp büyümeyi yukarı revize edenler bu konuyu iyi düşünmeli.
Thursday, 1 April 2010
Wednesday, 31 March 2010
Yunan Bonosu Alınır mı?
DUYURU
Değerli okurlar, çeşitli nedenlerden dolayı bloğuma girişleri denetim altına almak zorunda kaldım. Bu yüzden sizden ricam lütfen bloğa üye olun. Ziyaretci sayısının bu şekilde artması durumunda siteye girişleri kısıtlamak zorunda kalabilirim.
Gerçekten bir ara bana bu soruyu soran oldu. Ben ne diyeceğimi bilememiştim. Simdi hala bilemiyorum. %6’dan kim, neden Yunan bonosu alır anlamak mümkün değil. Bir de Euro cinsinden.
Hadi diyelim yeterince bono ihracı yapıp kısa vadeli fonlama zorluğunu aştılar. Peki, bu ülke ne zaman %6 büyüyecek de borç dinamikleri olumluya dönecek? Sık sık yazdığım gibi Almanya kendi pozisyonunu değiştirmediği sürece Yunanistan ve diğer sıkıntılı Eurozone ülkeleri uzun vadeli düşük büyüme ve deflasyon içine düşecek.
Bunu da geçtim. Euro cinsinden bono alarak risk ikiye katlanmıyor mu? Yunanistan krizin devamı Euro’nun zayıflamasını ya hızlandırıyor, ya da bahane oluyor. Yani iki taraftan zarar etme durumu var.
Galiba son birkaç günde bu gerçekler anlaşılmaya başlandı da %6’lardan çıkan bonolarda 30 bazpuanlik bir getiri artışı oldu.
Monday, 29 March 2010
Sayın Merkel’e sorulması gereken sorular
DUYURU
Değerli okurlar, çeşitli nedenlerden dolayı bloğuma girişleri denetim altına almak zorunda kaldım. Bu yüzden sizden ricam lütfen bloğa üye olun. Ziyaretci sayısının bu şekilde artması durumunda siteye girişleri kısıtlamak zorunda kalabilirim.
Sayın Merkel'in Türkiye ziyaretiyle ilgili bana birçok soru yöneltildi. Bunların çoğu Türkiye’yi ilgilendiren, büyük resmi kaçırdığının düşündüğüm sorulardı. Benim kafamda aşağıdaki üç kritik soru var:
• Almanya küresel dengesizliklerin çözümü açısından, çözümün bir parçası olmayı düşünüyor mu?
• Diğer Eurozone üyelerinin Almanya’ya benzemesini isterken, bunun sonucunun topluluk dışındaki ABD ve Birleşik Krallıkların başına çorap öreceğini biliyor mu?
• Bu krizden çıkıldığında nasıl bir Eurozone düşünüyor? Almanya bu şekilde kaldığı sürece Eurozone’a katılacak her ülkenin marjinal olarak topluluğu zayıflatacağı fikrinde mi?
Thursday, 18 March 2010
Kurlar yatırım aracı değildir derdim…
Şimdilerde ise Mr Dollar diye geçmeye başladı ismim. Peki, ne değişti?
Kurlar yatırım aracı değildir derken hep kurların tahmin edilemez olduğunu anlatmaya çalışıyordum. Yatırım yapmaya başladığımdan beri hiç bir teorinin kurlardaki hareketleri tam açıklamadığını fark ettim. Ara sıra bir faktör/veri ağır basıyor, kurları sürüklüyor gibi görülse de sürdürülebilir bir rejime rastlamadım. Bu yüzden kurlarda model fiyatlama belirsizliği olduğundan bahsediyordum. Yani ekonomik modeller kur hareketlerini tahmin etmekte yetersiz. Bu durumda tek yapılacak, bariz bir trend ortaya çıkınca onu izlemek, aksi takdirde aktif ve pasifleri ayni para biriminde tutmak.
Ne değişti sorusuna gelince tek kelimelik cevap: kriz. Krizden bu yana kurlarda net ve yakalanabilir trendler çıktı ortaya. Bunun en büyük nedeni gelişmiş ülkelerde faizlerin sıfıra inmesi. Böyle olunca global kapital dağıtım yükü kurların üzerine bindi.
İşte bu hipotezden yola çıkarak sık sık doların değer kazanacağı düşüncemi ABD’de kapitale olan getirinin çok daha hızlı düzeleceğini düşünmemden. İşin Avrupa ayağını da ayrıca yazdım. Kısaca Eurozone içersinde bir kur ayarlaması olamadığından, euronun zayıf kalması gerektiğinin artik arzulanan bir durum olduğunu açıklamıştım.
Ama yine de normal şartlarda paritedeki salınımların bu denli abartılı olmaması gerekir. Yaşanan büyük salınımların ardında basta Çin olmak üzere, bazı Asya ülkelerinin kurlarını yöneterek maalesef global dengesizliklerin çözümünde yer almak istememelerinden. Onlar kendi para birimlerini daha sabit tuttuklarında oynayabilen yerlerde hareketler çok daha abartılı oluyor. Bu durum yatırımcılar için kısa vade kar fırsatı yaratırken uzun vade sorunları da beraberinde getiriyor. Bunu da bir sonraki yazımda ele alıcam.
Kurlar yatırım aracı değildir derken hep kurların tahmin edilemez olduğunu anlatmaya çalışıyordum. Yatırım yapmaya başladığımdan beri hiç bir teorinin kurlardaki hareketleri tam açıklamadığını fark ettim. Ara sıra bir faktör/veri ağır basıyor, kurları sürüklüyor gibi görülse de sürdürülebilir bir rejime rastlamadım. Bu yüzden kurlarda model fiyatlama belirsizliği olduğundan bahsediyordum. Yani ekonomik modeller kur hareketlerini tahmin etmekte yetersiz. Bu durumda tek yapılacak, bariz bir trend ortaya çıkınca onu izlemek, aksi takdirde aktif ve pasifleri ayni para biriminde tutmak.
Ne değişti sorusuna gelince tek kelimelik cevap: kriz. Krizden bu yana kurlarda net ve yakalanabilir trendler çıktı ortaya. Bunun en büyük nedeni gelişmiş ülkelerde faizlerin sıfıra inmesi. Böyle olunca global kapital dağıtım yükü kurların üzerine bindi.
İşte bu hipotezden yola çıkarak sık sık doların değer kazanacağı düşüncemi ABD’de kapitale olan getirinin çok daha hızlı düzeleceğini düşünmemden. İşin Avrupa ayağını da ayrıca yazdım. Kısaca Eurozone içersinde bir kur ayarlaması olamadığından, euronun zayıf kalması gerektiğinin artik arzulanan bir durum olduğunu açıklamıştım.
Ama yine de normal şartlarda paritedeki salınımların bu denli abartılı olmaması gerekir. Yaşanan büyük salınımların ardında basta Çin olmak üzere, bazı Asya ülkelerinin kurlarını yöneterek maalesef global dengesizliklerin çözümünde yer almak istememelerinden. Onlar kendi para birimlerini daha sabit tuttuklarında oynayabilen yerlerde hareketler çok daha abartılı oluyor. Bu durum yatırımcılar için kısa vade kar fırsatı yaratırken uzun vade sorunları da beraberinde getiriyor. Bunu da bir sonraki yazımda ele alıcam.
Tuesday, 16 March 2010
Herkes mi Bullish?
Gecen hafta CNBC’de VIX endeksi ile ilgili konuşurken, Yunanistan, ülke riski derken gerçekten hemen herkesin piyasalar hakkında ne denli olumlu olduğunu göz ardı ettiğimi fark ettim. Sanki olumsuzların kurşunu bitti. Özellikle de Yunanistan’daki stresin bir Avrupa, ya da ülke riski krizine dönüşmemesi ve Euro’nun uçurumdan yuvarlanmaması artik ayılara fazla bir laf bırakmadı gibi görünüyor.
Genelde herkes kayığın aynı tarafında oturmaya başladığında biraz endişe kaplar içimi. Acaba geçmişte böyle bir çıkışın ardından ne oldu derken Goeff Wilkonson yetişti imdadıma. Goeff Londra’da (Men of) Mint aracı kurumundan ve tanıdığım en iyi teknik analizcilerden biri (sık sık CNBC Europe'da). Aşağıdaki grafik için pek bir şey yazmaya gerek yok, kendini anlatıyor.
Mart 2009’dan beri yasadığımız ralli, 2004 yılındaki çıkışla büyük benzerlikler gösteriyor. Bu iyi haber, çünkü o ralli 2007 yılı sonuna kadar devam etti. Kötü haber ise 2004 senesinde 6 aylık bir konsolidasyon yasanmış olması.
Tarih tekerrür eder diyenlerden değilim ama biraz kafiye yapar diye düşünürüm. VIX endeksi bu seviyelerde sigortanın (insurance/hedge) ne denli ucuzladığını gösteriyor. Size de kafiyeye inanıyorsanız biraz sigorta satın alabilirsiniz.
Genelde herkes kayığın aynı tarafında oturmaya başladığında biraz endişe kaplar içimi. Acaba geçmişte böyle bir çıkışın ardından ne oldu derken Goeff Wilkonson yetişti imdadıma. Goeff Londra’da (Men of) Mint aracı kurumundan ve tanıdığım en iyi teknik analizcilerden biri (sık sık CNBC Europe'da). Aşağıdaki grafik için pek bir şey yazmaya gerek yok, kendini anlatıyor.
Mart 2009’dan beri yasadığımız ralli, 2004 yılındaki çıkışla büyük benzerlikler gösteriyor. Bu iyi haber, çünkü o ralli 2007 yılı sonuna kadar devam etti. Kötü haber ise 2004 senesinde 6 aylık bir konsolidasyon yasanmış olması.
Tarih tekerrür eder diyenlerden değilim ama biraz kafiye yapar diye düşünürüm. VIX endeksi bu seviyelerde sigortanın (insurance/hedge) ne denli ucuzladığını gösteriyor. Size de kafiyeye inanıyorsanız biraz sigorta satın alabilirsiniz.
Thursday, 11 March 2010
“EMF… Çok iyi fikir”!
Bu bana bir fıkra hatırlattı:
93 yaşında bir kadınla 95 yaşında bir adam boşanmak için mahkemeye baş vururlar. Davaya bakan hakim yaşlı çifte “Yapmayın, etmeyin. Bunca yıldır evlisiniz” der. Yaşlı adam söz alır: “Hakim Bey, biz uzun zamandır anlaşamıyoruz ancak çocukların kalbi kırılmasın diye ölmelerini bekledik” diye yanıt verir.
Sayın Merkel Almanyası da EMF fikrini kucaklamak için birçok ülkenin krize girmesini beklemiş. Çünkü benim hatırladığım kadarıyla böyle bir plan Euro hayata geçtiği zamanlarda tartışılmış ve Almanlardan ciddi tepki görmüştü.
Şimdi EMF’nin hayata geçmesi için çok hendek atlaması gerekecek. AB’nin herhangi bir konuda mutabakata varma konusundaki başarısı göz önünde bulundurulduğunda bu işin hemen hayata geçmesi kolay görünmüyor. Ama şimdiden bazı detaylar ortaya çıkmaya başladı. Mesela Almanlar olası bir EMF’den verilecek fonlar karşılığında ciddi yaptırımlar düşünüyorlar. Beni en çok güldüren Maastricht kriterlerinde olduğu gibi zor durumdaki ülkelere parasal ceza kesilmesi! Yani sağ cepten sol cebe transfer. Hmm!
Dün Martin Wolf’un da FT yazısında belirttiği gibi sorun Almanya’nın diğer Eurozone ülkelerinden Almanya gibi olmalarını istemeleri. Burada sorun diğer ülkeler Almanya gibi olacaksa Almanya’nın da biraz yerli talebi yüksek diğer Eurozone ülkeleri gibi olması lazım. Almanya büyük cari işlemler fazlası verirken, bu ülkelerin bir taraftan bütçe açıklarını dizginleyip öte yandan da yeterince yerli talep yaratıp büyümeleri imkansız. Almanya, Almanya kaldıkça diğer ülkeler için uzun vadeli durgunluk kaçınılmaz. Bu durumda EMF, IMF’den çok, finansal fazlası olan ülkelerden açığı olanlara yeni bir kapital aktarım aracı olur. Ama en azından krizdeki ülkelerin kalbi kırılmamış olacak.
93 yaşında bir kadınla 95 yaşında bir adam boşanmak için mahkemeye baş vururlar. Davaya bakan hakim yaşlı çifte “Yapmayın, etmeyin. Bunca yıldır evlisiniz” der. Yaşlı adam söz alır: “Hakim Bey, biz uzun zamandır anlaşamıyoruz ancak çocukların kalbi kırılmasın diye ölmelerini bekledik” diye yanıt verir.
Sayın Merkel Almanyası da EMF fikrini kucaklamak için birçok ülkenin krize girmesini beklemiş. Çünkü benim hatırladığım kadarıyla böyle bir plan Euro hayata geçtiği zamanlarda tartışılmış ve Almanlardan ciddi tepki görmüştü.
Şimdi EMF’nin hayata geçmesi için çok hendek atlaması gerekecek. AB’nin herhangi bir konuda mutabakata varma konusundaki başarısı göz önünde bulundurulduğunda bu işin hemen hayata geçmesi kolay görünmüyor. Ama şimdiden bazı detaylar ortaya çıkmaya başladı. Mesela Almanlar olası bir EMF’den verilecek fonlar karşılığında ciddi yaptırımlar düşünüyorlar. Beni en çok güldüren Maastricht kriterlerinde olduğu gibi zor durumdaki ülkelere parasal ceza kesilmesi! Yani sağ cepten sol cebe transfer. Hmm!
Dün Martin Wolf’un da FT yazısında belirttiği gibi sorun Almanya’nın diğer Eurozone ülkelerinden Almanya gibi olmalarını istemeleri. Burada sorun diğer ülkeler Almanya gibi olacaksa Almanya’nın da biraz yerli talebi yüksek diğer Eurozone ülkeleri gibi olması lazım. Almanya büyük cari işlemler fazlası verirken, bu ülkelerin bir taraftan bütçe açıklarını dizginleyip öte yandan da yeterince yerli talep yaratıp büyümeleri imkansız. Almanya, Almanya kaldıkça diğer ülkeler için uzun vadeli durgunluk kaçınılmaz. Bu durumda EMF, IMF’den çok, finansal fazlası olan ülkelerden açığı olanlara yeni bir kapital aktarım aracı olur. Ama en azından krizdeki ülkelerin kalbi kırılmamış olacak.
Sunday, 7 March 2010
Pazar Yazisi (Ingilizce)
Bana son zamanlarda cokca sorulan soru hangi sektorlere yatirim yapilmali. Cevabim: bulusa (innovation), ve ozellikle de alternatif enerji ile ilgili bulus yapan sirketlere yatirim yapilmali. Asagida bununla ilgili New York Times gazetesinde cikan bir yaziyi sizinle paylasmak istedim.
Dreaming the Possible Dream
By THOMAS L. FRIEDMAN
Published: March 6, 2010
The thing I love most about America is that there’s always somebody who doesn’t get the word — somebody who doesn’t understand that in a Great Recession you’re supposed to hunker down, downsize and just hold on for dear life. I have a couple of friends who fit that bill, who think a recession is a dandy time to try to discover better and cheaper ways to do things. They both happen to be Indian-Americans — one a son of the Himalayas, who came to America on a scholarship and went to work for NASA to try to find a way to Mars; the other a son of New Delhi, who came here and found the Sun, Sun Microsystems. Both are serial innovators. Both are now shepherding clean-tech start-ups that have the potential to be disruptive game changers. They don’t know from hunkering down. They just didn’t get the word.
As a result, one has produced a fuel cell that can turn natural gas or natural grass into electricity; the other has a technology that might make coal the cleanest, cheapest energy source by turning its carbon-dioxide emissions into bricks to build your next house. Though our country may be flagging, it’s because of innovators like these that you should never — ever — write us off.
Let me introduce Vinod Khosla and K.R. Sridhar. Khosla, the co-founder of Sun, set out several years ago to fund energy start-ups. His favorite baby right now is a company called Calera, which was begun with the Stanford Professor Brent Constantz, who was studying how corals use CO2 to produce their calcium carbonate bones.
If you combine CO2 with seawater, or any kind of briny water, you produce CaCO3, calcium carbonate. That is not only the stuff of corals. It is also the same white, pasty goop that appears on your shower head from hard (calcium-rich) water. At its demonstration plant near Santa Cruz, Calif., Calera has developed a process that takes CO2 emissions from a coal- or gas-fired power plant and sprays seawater into it and naturally converts most of the CO2 into calcium carbonate, which is then spray-dried into cement or shaped into little pellets that can be used as concrete aggregates for building walls or highways — instead of letting the CO2 emissions go into the atmosphere and produce climate change.
If this can scale, it would eliminate the need for expensive carbon-sequestration facilities planned to be built alongside coal-fired power plants — and it might actually make the heretofore specious notion of “clean coal” a possibility.
In announcing in December an alliance to build more Calera plants, Ian Copeland, president of Bechtel Renewables and New Technology — a tough-minded engineering company — said: “The fundamental chemistry and physics of the Calera process are based on sound scientific principles and its core technology and equipment can be integrated with base power plants very effectively.”
A source says the huge Peabody coal company will announce an investment in Calera next week. “If this works,” said Khosla, “coal-fired power would become more than 100 percent clean. Not only would it not emit any CO2, but by producing clean water and cement as a byproduct it would also be taking all of the CO2 that goes into making those products out of the atmosphere.”
John Doerr, the legendary venture capitalist who financed Sun, once said of Khosla: “The best way to get Vinod to do something is to tell him it is impossible.”
Sridhar’s company, Bloom Energy, was featured last week on CBS’s “60 Minutes.” Several months ago, though, Sridhar took me into the parking lot behind Google’s Silicon Valley headquarters and showed me the inside of one of his Bloom Boxes, the size of a small shipping container. Inside were stacks of solid oxide fuel cells, stored in cylinders, and all kinds of whiz-bang parts that I did not understand.
What I did understand, though, was that Google was already getting part of its clean-energy from these fuel cells — and Wal-Mart, eBay, FedEx and Coca-Cola just announced that they are doing the same. Sridhar, Bloom’s co-founder and C.E.O., said his fuel cells, which can run on natural gas or biogas, can generate electricity at 8 to 10 cents a kilowatt hour, with today’s subsidies. “We know we can bring the price down further,” he said, “so Bloom power will be affordable in every energy-poor country” — Sridhar’s real dream.
Attention: These technologies still have to prove that they are reliable, durable and scalable — and if you Google both, you will find studies saying they are and studies that are skeptical. All I know is this: If we put a simple price on carbon, these new technologies would have a chance to blossom and thousands more would come out of innovators’ garages. America still has the best innovation culture in the world. But we need better policies to nurture it, better infrastructure to enable it and more open doors to bring others here to try it.
Our politics has gotten so impossible lately, too many Americans have stopped dreaming. Not these two. They just never got the word. As Sridhar says: “We came to America for the American dream — to do good and to make good.”
Dreaming the Possible Dream
By THOMAS L. FRIEDMAN
Published: March 6, 2010
The thing I love most about America is that there’s always somebody who doesn’t get the word — somebody who doesn’t understand that in a Great Recession you’re supposed to hunker down, downsize and just hold on for dear life. I have a couple of friends who fit that bill, who think a recession is a dandy time to try to discover better and cheaper ways to do things. They both happen to be Indian-Americans — one a son of the Himalayas, who came to America on a scholarship and went to work for NASA to try to find a way to Mars; the other a son of New Delhi, who came here and found the Sun, Sun Microsystems. Both are serial innovators. Both are now shepherding clean-tech start-ups that have the potential to be disruptive game changers. They don’t know from hunkering down. They just didn’t get the word.
As a result, one has produced a fuel cell that can turn natural gas or natural grass into electricity; the other has a technology that might make coal the cleanest, cheapest energy source by turning its carbon-dioxide emissions into bricks to build your next house. Though our country may be flagging, it’s because of innovators like these that you should never — ever — write us off.
Let me introduce Vinod Khosla and K.R. Sridhar. Khosla, the co-founder of Sun, set out several years ago to fund energy start-ups. His favorite baby right now is a company called Calera, which was begun with the Stanford Professor Brent Constantz, who was studying how corals use CO2 to produce their calcium carbonate bones.
If you combine CO2 with seawater, or any kind of briny water, you produce CaCO3, calcium carbonate. That is not only the stuff of corals. It is also the same white, pasty goop that appears on your shower head from hard (calcium-rich) water. At its demonstration plant near Santa Cruz, Calif., Calera has developed a process that takes CO2 emissions from a coal- or gas-fired power plant and sprays seawater into it and naturally converts most of the CO2 into calcium carbonate, which is then spray-dried into cement or shaped into little pellets that can be used as concrete aggregates for building walls or highways — instead of letting the CO2 emissions go into the atmosphere and produce climate change.
If this can scale, it would eliminate the need for expensive carbon-sequestration facilities planned to be built alongside coal-fired power plants — and it might actually make the heretofore specious notion of “clean coal” a possibility.
In announcing in December an alliance to build more Calera plants, Ian Copeland, president of Bechtel Renewables and New Technology — a tough-minded engineering company — said: “The fundamental chemistry and physics of the Calera process are based on sound scientific principles and its core technology and equipment can be integrated with base power plants very effectively.”
A source says the huge Peabody coal company will announce an investment in Calera next week. “If this works,” said Khosla, “coal-fired power would become more than 100 percent clean. Not only would it not emit any CO2, but by producing clean water and cement as a byproduct it would also be taking all of the CO2 that goes into making those products out of the atmosphere.”
John Doerr, the legendary venture capitalist who financed Sun, once said of Khosla: “The best way to get Vinod to do something is to tell him it is impossible.”
Sridhar’s company, Bloom Energy, was featured last week on CBS’s “60 Minutes.” Several months ago, though, Sridhar took me into the parking lot behind Google’s Silicon Valley headquarters and showed me the inside of one of his Bloom Boxes, the size of a small shipping container. Inside were stacks of solid oxide fuel cells, stored in cylinders, and all kinds of whiz-bang parts that I did not understand.
What I did understand, though, was that Google was already getting part of its clean-energy from these fuel cells — and Wal-Mart, eBay, FedEx and Coca-Cola just announced that they are doing the same. Sridhar, Bloom’s co-founder and C.E.O., said his fuel cells, which can run on natural gas or biogas, can generate electricity at 8 to 10 cents a kilowatt hour, with today’s subsidies. “We know we can bring the price down further,” he said, “so Bloom power will be affordable in every energy-poor country” — Sridhar’s real dream.
Attention: These technologies still have to prove that they are reliable, durable and scalable — and if you Google both, you will find studies saying they are and studies that are skeptical. All I know is this: If we put a simple price on carbon, these new technologies would have a chance to blossom and thousands more would come out of innovators’ garages. America still has the best innovation culture in the world. But we need better policies to nurture it, better infrastructure to enable it and more open doors to bring others here to try it.
Our politics has gotten so impossible lately, too many Americans have stopped dreaming. Not these two. They just never got the word. As Sridhar says: “We came to America for the American dream — to do good and to make good.”
Subscribe to:
Posts (Atom)
